Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'ın evsafını sordum.

 14026. Hz. Hasan b. Ali anlatıyor: Evsaf bildiren dayım Hind b. Ebî Hâle et-Temîmĩ ye -ki o insanları iyi vasfeden biriydi- Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'ın evsafını sordum. Gönlüme ve kafama yerleşecek bir vasfını anlatmasını çok arzuluyordum. Bana şöyle anlattı: 


Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), fehametli bir kimse olup muazzam bir görünüşü vardı. Dolunay gecesindeki Ay gibi yüzü parlardı. 



Orta boydan biraz uzun, çok uzun boydan biraz kısa idi. Başı iri olup saçları kivircık idi. Örülü saçlarını birbirinden ayırırsa ayırır, sarkittığı zaman da uzunluğu kulak yumuşağını geçmezdi.



Parlak renkli olup alni geniş kaşları uzunca ve kıvrımlı idi, bitişik değildi. Kaşları arasında bir damar vardı. Öfkelendiğinde bu damar kabarırdı. Çekme burunlu idi. Üzerinde bir nur vardı. Onu ilk gören, burnuna dikkatli bakmadıkça onu düz ve ince burunlu zannederdi. Fakat burnu öyle değildi. 



Sakalı gür ve sık idi Yanakları yüksek ve yumru olmayıp düzdü. Ağzı biraz büyükçeydi Mübarek ön dişleri, seyrek ve keskin idi. Göğsünden göbeğine kadar kıldan ince bir hat vardı. Boynu, saf mermerden meydana gelen heykellerin boynu gibi gümüş berraklığında idi. Bütün azaları mütenasip, birbirine uygun, güzel ve sevimli idi. 



Biraz irice vücutlu, sık etli; ama ne şişman, ne de zayıftı. Göğüs ve karnı aynı hizadaydı. Göğsü genişti. Omuzlarının arası genişçe olup, kemiklerinin mafsal kısm iriceydi. Bedeninin görünen yerleri parlaktı. Göğsünün üst kısmindan göbeğine kadar olan çizgi gibi kıldan hat, bitişik idi. Göğsü ve karnı bu söylenenlerden başka niteliklerden uzaktı.


 Kollari,omuzları ve göğsünün üst kısmı kıllı idi. İki bilek kemikleri uzunca idi.El ayaları genişçeydi. Kol ve bacak kemikleri uzunca idi. Avuçları ve ayakları kalınca idi. Ayak tabanlarında çukur yoktu, kavisli değildi; üzerine su döküldüğü zaman her tarafa yayılırdı. 



Yürürken ayaklarını yerden kuvvetlice kaldırır ve hafifçe öne doğru meylederdi. Adımları genişti. Yürürken vakarla yürür, yokuş aşağı iniyormuşçasına giderdi. Bir şeye bakmak istediğinde, yalnız başıyla değil bütün vücudu ile dönüp bakardı.Hep önüne bakar, yere bakışları göğe bakışlarından daha fazla olurdu. Bakışlarının çoğu mülahaza idi. 



Ashâbını sevk ve idare ederdi Karşılaştığı adama ilkin kendisi selam verirdi." 

Ravi sözüne devamla şöyle diyor: Ona dedim ki:"Bana, Resûlullah'ın konuşmasını anlat, o nasıl konuşurdu?" Su karşılığı verdi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) sürekli hüzünlü idi, devamlı düşünceliydi. Rahatı yoktu. Gereksiz yere konuşmazdı. Sessizliği uzunsürerdi. Söze avurtlarını hareket ettirerek başlar, yine aynı şekilde sona erdirirdi. Vecize niteliğinde sözler söylerdi. Açık seçik konuşur, ama fazla konuşmaz, sözü eksik de birakmazdı. 



Yumuşak huyluydu. Kaba ve aşağılayıcı biri değildi. Nimeti tazim eder, saygı gösterirdi. Önemsiz de olsa ondan hiçbir şeyi kötülemezdi, nimeti horlamaz, boşuna da methetmezdi. 



Dünyevi meseleler onu öfkelendirmezdi.Hakka saldırıldığı zaman o kadar öfkelenirdi ki, hiç kimse onu tanıyamazdı Hakkın gereği yerine getirilinceye kadar öfkesi dinmezdi. Kendi nefsi hesabına öfkelenmez ve nefsinin hakkını almaya çalışmazdı. 



İşaret ederken avuç içinin tamamı ile işaret ederdi. Bir şeye hayret edip şaştığında avucunu ters çevirirdi. Konuşurken, sol elinin başparmağının iç kısmını, sağ avucuna vururdu. Öfkelenince yüzünü çevirirdi. Güldüğünde gözünü kırpar ve kısardı. Gülmesinin çoğu tebessüm şeklinde idi, gülümserken dişleri dolu tanesi gibi görünürdü." 



Hasan dedi ki: Bu anlattıkları bir müddet Hüseyin'de gizli kaldı. Sonra ona bunları anlattım ve baktım ki bu konuda o beni geçmiş Babasına Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in girişi ve çıkışını, oturuşunu ve kalkışını ve şekli şemailini sormuş. Onunla ilgili eksik bir şey bırakmamış." 



Hüseyin şunları anlattr: Babama (Hz. Ali'ye), Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in evine nasıl girdiğini sordum. Bana şöyle cevap verdi: "O, evine istirahat için girerdi. Bunada hakkı vardı. Bu hususta kendisine izin verilmişti. Evine girdiğinde, zamanını üçkısma ayırırdı: Birini Allah'a, birini ailesine, birini de kendi nefsine ayırırdı. Kendi nefsine ayırdığı kismi da kendisiyle insanlar arasında bölerdi. Genel ve özel herkese cevap verir, onlardan hiçbir şeyi saklamazdı. Ümmetine ayırdığı kısımda tutumu şöyleydi: Fazilet ehli kimseleri tercih ederdi. Bu vakti insanlara, dindeki faziletleri nisbetinde taksim ederdi. İnsanlardan kimi-nin bir ihtiyacı, kiminin iki ihtiyacı, kiminin birçok ihtiyaçları vardı. Onlarla ilgilenir, onların ve ümmetin yararına olan şeylerle meşgul olurdu. Onlara gerekeni anlatınca da «Burada hazır bulunanlar, hazır bulunmayanlara bunu tebliğ etsinler!» derdi. Ayrıca «İhtiyacını bana iletemeyen kimselerin ihtiyacın da siz iletin. Çünkü Yüce Allah, ihtiyacımı iletemeyen kimsenin ihtiyacım sultana ileten kimsenin ayaklarına kiyamet günü sebat verir» derdi. Onun yanında ancak bunlar söylenirdi. Ziyaretçiler taleple yanına gelirler, yanından neşeli ve zevkli bir şekilde ayrılırlar, ona boyun eğerek çıkarlardı.







Hz. Hasan diyor ki: Ona Resûlullah'ın evden çıktıktan sonra nasıl hareket ettiğini sordum. Bana şöyle cevap verdi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), sadece cemaati ilgilendiren, onların kalplerini birbirine isındıran konularda konuşurdu. Onları nefret ettiren hususlardan bahsetmezdi. Bu hususta dilini tutardı. 




Her kavmin büyüğüne ikramda bulunur, onlara gerekli tazimi gösterirdi. Bu gibi kimseleri kavimlerinin başına idareci tayin ederdi. İnsanların kötü davranıştan uzak durmalarını tenbihlerdi. Ashabının durumunu araştırır, insanlar arasında neler olup bittiğini sorardı. İyi davranışı iyi diyerek destekler; kötü davranışı kötüler, onu aşağılardı. Mutedil hareket ederdi. Ilımlıydı. İhtilaf çıkarmazdı. 



İnsanların gafil olup haktan meyledecekleri korkusundan kendisi devamlı tetikte durur, ikkatli davranırdı. Her hale karşı hazırlığı vardı. Hakta kusur etmez, hakkın emri dışına çıkmazdı. İnsanların seçkin kimseleri ve iyileri, onunla dost olurlardı. Onun nezdinde insanların en faziletlisi, samimiyeti (nasihatı) en çok olandı. Başkalarına iyilik edip destek veren kimselerin mertebesi onun yanında büyüktü." 



Hasan diyor ki: Ona Resûlullah'ın oturup kalkmasını, meclisini sor-dum. Bana şöyle cevap verdi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), meclise zikrederek gelip oturur, zikrederek kalkıp giderdi. Kendine yer edinmez, bundan da men ederdi. Bir topluluğun yanına vardığı zaman nerede boşluk bulursa oraya otururdu. Başkalarının da böyle yap malarını emrederdi. Meclisinde oturan herkese konuşma firsatı verirdi



Yanında oturanlardan herhangi bir kimse, ona göre başkalarının kendisinden daha kıymetli olacağı düşüncesine asla kapılmazdı. Bir ihtiyaç için yanına gelip oturan veya yolda durdurup kendisiyle konuşan kimselere karşı tahammüllü idi. Kendisinden bir ihtiyaç için dilekte bulunan kimseyi reddetmez, mutlaka dileğini yerine getirir veya ona güzel bir cevap verirdi. 



Bütün imkânlarını halk için seferber ederdi. İnsanlar için baba gibi idi. Hepsi hak hukuk hususunda ona göre eşit durumda idiler. Onun meclisi hilim, hayâ, sabır ve emanet meclisi idi. Meclisinde sesler yükseltilmez ve haramlar övünülerek anlatılmazdı Düşük laflar edilmezdi. Meclisinde oturanlar ilımlı, faziletli kimseler olup ancak takva hususunda birbirlerine üstün olurlardı. Tevazu sahipleriydiler. Büyüklere saygı, küçüklere de merhamet gösterirlerdi, ihtiyaç sahiplerini kendilerinden önde tutarlardı. Garip kimselerin hakkını korur, onları gözetirlerdi."



Hasan diyor ki: Ona Resûlullah'ın (sallallahu aleyhi vesellem) meclisinde oturan kimselere nasıl davrandığını sordum. Bana cevaben şöyle dedi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem), devamlı güler yüzlü, yumuşak huylu ve güzel ahlâklı idi. Kaba ve katı değildi. Sokaklarda bağırıp çağırmaz, kötü söz söylemez, başkalarını ayıplamaz, meddahlık yapmazdı. Nahoş bir hareketle karşılaştığında, onu görmezlikten gelirdi ve ona sıcak bakmazdı. 



Kendisinden birşey uman kimsenin ümidi kırılmaz ve o kimse zarara uğramazdı. Kendisi için üç şeyi terk etmişti: Riyakârlığı, büyüklenmeyi ve kendisini ilgilendirmeyen işlere karışmayı... Yine şu üç şeyi de yapmazdı: Kimseyi yermez, ayıplamaz ve gizlilikleri araştırmazdı. Ancak sevabını ümid ettiği hususlarda konuşurdu Konuşurken meclisinde bulunan kimseler, sanki başlarının üzerinde kuş varmış gibi başlarını önlerine eğip dinlerlerdi. Susunca da meclisindeki insanlar konuşmaya başlardı. Ama onun yanında birbirleriyle çekişip tartışmazlardı.




 Konuşanı sözünü bitirinceye kadar dinlerlerdi. Meclisindeki kimselerin güldükleri şeye güler, onların şaşırdıkları şeye şaşırırdı. Yabancı kimsenin konuşmasındaki ve talebindeki hatalara sabrederdi. Ashâbi garip kimseleri bulup getirdiklerinde şöyle buyururdu:«Bir ihtiyaç sahibi gördüğünüzde ona yol gösterin!» Haddinden fazla övgüyü kabul etmezdi. Hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Ancak şeriata aykırı bir husus söylenirse, o zaman ya bundan men eder, ya da kalkıp giderdi." 




Hasan diyor ki: Ona: "Sükûtu nasıldı?" diye sordum. Bana şöyle cevap verdi: "Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)'in sükûtu dört şekildeydi: Ya yumuşak huyluluğundan ötürü, ya tehlikeli bir durumdan sakındığı, ya bir şeyi takdir edip beğendiği için, ya da tefekkür halinde olduğu için susardı. Birşeyi takdir etmesi durumunda, insanların o şeyi duyup işitmeleri için susar ve konuşmazdı. Tezekkürü veya tefekkürü, baki kalacak olan ya da fani olacak şeyler hakkında olurdu. Allah, onun sabrında yumuşak huyluluğu toplamıştı. Hiç birşey onu kışkırtip öfkelendirmezdi. 



Dört şeyden çekinir, o şeylere karşı tedbirli olurdu. Uyulsun diye en güzel şeyi alır, uzak durulsun diye kötü olanı terk ederdi. Ümmetinin dünya ve ahiretini düzeltecek ve onlara faydalı olacak şeylerde düşüncesini zorlar ve o düşüncelerini uygulamaya geçirirdi." 

Ebû Ubeyd (Kâsım b. Selâm) dedi ki: Ebû Hâle, Hz. Hatice'nin Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem)' den önceki eşidir. Onun adı Nebbâş'tır. Oğlu da Hind b. Nebbâş'tır. Useyd b. Amr b. Temîm oğullarındandır.


Taberânî rivayet etmiştir.

Senedinde adını vermediği bir ravi vardır.

Taberânî, el-Mu'cemu'l-kebîr (22/155-163) ve el-Ehâdîsü't-Trvâl (29).

Yorumlar